Ana içeriğe atla

Sıcak denizlere inme sevdasını tattık! (Kasım’da Adana ve Mersin)


Ankara ayazının ruhumuzu kesmeye başlayacağını hissettiğimiz anda, boş vaktimiz de varken, neden Ruslar sıcak denizlere inmek istiyor bunu da KPSS Tarihle öğrenirken, Akdeniz’e doğru yelken açtık.

Bir tık yer yön kabiliyetsizliği, bir tık nagivasyon yetersizliği, bir tık da kaybolduğunda gerilmeyen insanlar olduğumuzdan yollarda kaybolmayı boşverdik ve Adana’ya ulaştık. Göçebeliğimizin içinde bir yerleşik hayat bulduk ve hemen yoga pratiği yaptık, çünkü neden yapmayalım? İlk akşam akraba ziyareti gerçekleştirdik ve ev yapımı içli köfte, humus ve dışardan özel istekle gelen tulumba ve halka tatlısını afiyetle yedik. Muhteşem tatlıcılar var, muhteşem.

Ertesi sabahın ilk olarak Dilberler Sekisi’ne uğradık. Ankaralı insanlar olarak yoğun su kütlesi gördüğümüzde oluşan iç akmasını yaşayıp bir sürü fotoğraf çekindik. Tatlı bir yer, su yanında koşu ve yürüyüş yapmak için baya şık. Upuzun palmiyeleri de baya otantik.

 

Kafe, kokoreç yeri falan mevcut. Fiyatlar hakkında bilgi sahibi değilim çünkü enflasyonla mücadele kapsamında kahvaltı yapıp gittik, ama Adana’daki fırınlardan pide alıp yiyin, ya da herhangi bir yemek yerinde herhangi bir şey yiyin, of çok iyi. Devam edelim.

Ardından Tarihi Saat Kulesine gittik. O bölümde Kazancılar Çarşısı, Yağ Camii de mevcuttu. Çarşının içindeki ciğerciler çok çekiciyse de ciğer sevmediğimizden koklayarak geçtik.

Yine bu çarşının başka bir sokağında Yeni Uğur Helvacısı isimli helva,cezerye, lokum imalathanesine gittik. Cezeryenin tadına baktık, beğendik, cezeryemizi aldık çıktık. Ha bir de, girişte ve çıkışta elimize portakal çiçeği kolonyası sıktık, bayıldık. Almadığımıza pişman olduk.


 

Daha sonra, Sabancı Camii’ne gittik, kocaman ve çok şık bir camii. Bu kısımda Hilton, Sheraton gibi otellerin de mevcut olduğunu hatırlatayım. Bir kafeye oturup dondurma yedik, güneşi yüzümüzde hissettik, en iyi filtremizle selfie çektik.

Ardından en iyi kebap nerdedir diye dolanıp durduk ve Beyzade’ye gitmemiz tavsiye edildi. Kocaman ve kalabalık bir restoran olduğunu görünce doğru yerde olduğumuza ikna olduk. Adanalarımızı ve şalgamlarımızı söyledik. Bir de sucuklu humus… Aman allahım. Hayatımda yediğim en iyi 10 şey arasında girebilecek kadar lezzetliydi.

 

Görselde humus ve Adana yok, çünkü onlar geldiğinde çok heyecanlıydım. Ama gerçekten kesinlikle tavsiye ederim, çooook lezzetliydi.

Akşamına tatlı için burma baklava tercih edildi. Ben yemedim. Ama duyumlarıma göre o da mükemmelmiş, yavaş yavaş şehirde kötü olan herhangi bir gastronomik ürün olmadığına ikna olmuştum zaten.

Gece hep birlikte “Red Notice” filmini izledik. Aslında ben daha öncesinde izleyip çok beğendiğim için, insanlara da tavsiye ettim, ya da etmeden direkt açıp önlerine koydum ama herkes çok beğendi, onu da tavsiye ederim, ailece izlenebilecek güzel bir film.

Ertesi gün, Hatay mı Mersin mi diye düşünüp, mersin daha yakın diye mersine doğru yola çıktık. Ve navigasyonu, Google da gördüğümüz mersin antik kentine gitmek üzere, antik kent rotasına ayarladık. Sonra memleketin aşırı trol müteahhitlerinden birinin yaptığına emin olduğumuz Antik Kent Sitesinin önüne geldik. Biraz gülüp, Soli Pompeipolis kazılarına gittik. Allahtan uzak değildi. Yoksa biraz sövebilirdik. Yol boyu turuncu şeylerle dolu ağaçların meyvelerinin turunç olduklarını iddia edip durdum ve tabi ki inandıramadım. En sonunda durduğumuz bir yerde mandalina olduğunu düşünüp kopardılar ve yemeye çalışırken “ıyy cidden turunçmuş” dediler, “HA HA HA” diyerek kazıları incelemeye geçtik.



Kazılar aslında çok ufak bir alanda bulunsa da yüzyıllar öncesine ait bir liman kalıntılarını görmek bile insanı bir moda sokuyor. MÖ 6. Yy.a uzanan bu taşların kazısı hala devam etmekteymiş. İçeri giriş yasak.


Zaten bu kalıntılar denize çok yakın olduğundan, kendimizi hemen kıyıya atıyoruz. Mis gibi havada, güneşlenen insanları da görünce iç Anadolu insanı olarak halimize biraz daha üzülüyoruz. Ayaklarımızı ılık suya sokunca içimizi yaz coşkusu kaplıyor, bir sürü deniz kabuğu topluyoruz.


Mezitli’nin bu güzel kıyısı içimizi açıyor, kumların yumuşacıklığını da ayrı seviyoruz. Musmutlu bir şekilde denizle de vedalaşıyoruz.

Ve sahil şeridini takip ederek yolculuğumuza devam ediyoruz. Mersin’in sahiline ve düzenlenmiş kıyı şeridine hafiften aşık oluyoruz.


Şeritteki Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş anıtları çok güzel düzenlenmiş. Kaykay bölümü, salıncaklar, kiralanan bisikletler ve ücretsiz ama temiz tuvaletler de çok iyi düşünülmüş. Bisiklet ve yürüyüş yolu mevcut. Kayalıklarda oturup biraz yengeç aramak da mümkün.

Sahilden devam ederken, Mersin Marina’yı görüp içeri giriyoruz. Bir AVM’ye geldiğinde bunu çok iyi anlayan Ankaralılar olarak açık alanda, deniz kenarında böylesine güzel ve şık düzenlenmiş bir AVM görmek bizi inanılmaz şoka sokuyor. Bayılmamak için zor duruyoruz. Ülkede böyle yerler de varmış, vay be diyoruz.


 

Bir de günün sürprizi olarak Arda Türkmen’le karşılaşıyoruz. Şefimize selam verip çıkıyoruz.


Ve tabi ki, tantuni yemeğe gidiyoruz. Tavsiye edilen Melek Tantuni’yi arıyoruz ama kapandığını yerine Osman Usta’nın açıldığını manav abiden duyuyoruz. Herhangi bir tantunicide kötü bir tantuni yiyemeceğimizi düşünüp biftek, lavaş tantuni ve ayran siparişimizi veriyoruz.

 

Tantunimizi de bayılarak, takviye alarak yiyoruz. Ve bir gün Mersin’de yaşamayı kalpten dileyerek buradan da ayrılıyoruz.

Adana’ya geri dönüp son gece Hasır’da künefemizi yiyoruz. Onun hakkında konuşmak bile istemiyorum. Mükemmeldi.

Genel olarak Ankara’da tantuni ya da künefe yediğimde çok fazla baştan savma ürünler tattığım için bu muhteşem yemeklerin hakkını yediğim için özür diliyorum. Her şey yerinde güzel, Adana ve Mersin’de kebap, tantuni, künefe, bilimum yiyecek, tatlı, meyve öyle güzeldi ki.

Bu aylarda ülkenin geri kalanı üşürken, Akdeniz’e inmek harika bir fikir. Kasım'da sıcak denizlere inmek bir başkadır.

İyi tatiller.

Yorumlar

THAT'S HOT 🔥

Kafayı Kumdan Çıkarmak. (Günebakan Dergisi İlk Şafak- İLK YAYINLANMIŞ ŞİİRİM ❤)

O zamanlar hayatın sıradanlığına o kadar kapılmıştım ki artık hayatta hiçbir şeyin beni şaşırtmayacağı düzeyde aynı günlerden oluşan haftalar, aylar zincirinde nefes alıp vermeyi sürdürüyordum. Bir şeylerin değişmesi için çok fazla çaba sarf ettiğimden tüm enerjim değişim istemeye gidiyordu, değiştirmeye mecalim olmuyordu. Bu sebepten sık sık kendimi bir şeyleri başarmış, değiştirmiş, düzene sokmuş insanlarla kıyaslarken buluyor ve zaten yaşamaya yetecek kadar kalmış enerjimi de kendimden nefret etmeye harcıyordum. Uzun zaman ne kadar şanslı olduğumu ve bu şansın içinde ne kadar şanssız olduğumu düşünerek vakit geçirdim. Derdim ömrümü hızlı tüketip bu dünyadan defolup gitmekti, geriye bir şeyler bırakma isteğim vardı ama ne elimden bir şey geliyordu ne de elimden gelen şeylerin değerli olabileceğine dair bir inancım vardı. O zamana kadar yazdığım her şeyin bir çöplük, bir israftan ötesi olabileceğine inansam bile onları birilerine okutabilecek cesaretim yoktu çünkü ben kimdim ki şiir...

Tarihimizin Yıldızları Bir Arada! (Etimesgut Türk Tarih Müzesi ve Parkı)

Attığımız adımların çoğunlukla AVM’ye çıktığı, taşı toprağı altın Ankara’mızda devasa bir alana (60000 m 2 ), inanmazsınız ama, tarihi bir park ve müze yapılmış. Hem de yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük sanat müzesiymiş. Duyduklarımıza değil, gördüklerimize inanmak için mekânı ziyarette bulunduk. Etimesgut Bağlıca’da kocaman alana tarihimizin önemli isimlerinin heykellerinden bir park oluşturulmuş. Tamamen belediye tarafından ve ücretsiz giriş yapılabilen alan, ta girişinden bile heybetiyle dikkat çekiyor.    Girişteki güvenlikten açık alanda başımıza güneş geçmesin diye şapkamızı ve parkın haritasını içeren kitapçığımızı alıyoruz ve Alp Er Tunga’yı selamlayarak başlıyoruz. Tomris Hatun’u da selamlayıp ilerdeki heykel ve yazıtların replikalarını inceliyoruz. Osmanlı Padişahlarını görüyoruz, İstanbul'un Fethi ve Kurtuluş Savaşı kompozisyonlarından Cumhuriyetimize uzanıyoruz. Ayrıca Mevlana, Piri Reis, Ali Kuşçu’yu da görüp ne kadar harika insanlara ev sahipliği yapmış b...

Anne ben yogi olcam ! (Bir Çetin Çetintaş öğrencisinin anıları.)

Can sıkıntısıyla bilgisayarın başına oturup ne yazsam diye düşünürken arkadaki “Hari Om Tat Sat.” eşliğinde uzun zamandır en çok maruz kaldığım insanı yazmaya karar verdim. Çetin Çetintaş. Şahsi deneyimlerimden ve bolca canım hocamdan bahsedeceğim bir yazıdan daha ötesi olmayacak, yazdıklarımı abartı bulabilirsiniz ama her şey gerçek, ancak bir gün deneyimlerseniz anlarsınız çünkü Çetin hoca abartıldığı kadar harika biri değil, bundan çok daha harika biri. Sizi de kendi yolunuzu bulmaya çalışırken kendisinden destek almaya davet etmekte bir sakınca görmüyorum, çünkü biliyorum ki kalbinde hepimize yer var. Benim onun yoga videosuyla tanışmam bundan çok uzun zaman önce oldu. Yani 2-3 sene önce, hayat gayet normalken, yoganın sadece havalı duruşlardan ibaret olduğunu sandığım zamanlardan birinde. Yarım saatten uzun olan bir videosuydu ve 10 dakika geçmemişti ki “üff, bu neymiş ya hiç sevmedim.” diyip kapatmıştım. Covid-19 kadar hobi patlamasına da sebep olan 2020 senesi herkesin h...