Bir tık yer yön kabiliyetsizliği, bir tık nagivasyon
yetersizliği, bir tık da kaybolduğunda gerilmeyen insanlar olduğumuzdan yollarda kaybolmayı boşverdik ve Adana’ya ulaştık. Göçebeliğimizin içinde bir yerleşik hayat bulduk
ve hemen yoga pratiği yaptık, çünkü neden yapmayalım? İlk akşam akraba ziyareti
gerçekleştirdik ve ev yapımı içli köfte, humus ve dışardan özel istekle gelen
tulumba ve halka tatlısını afiyetle yedik. Muhteşem tatlıcılar var, muhteşem.
Ertesi sabahın ilk olarak Dilberler Sekisi’ne uğradık. Ankaralı
insanlar olarak yoğun su kütlesi gördüğümüzde oluşan iç akmasını yaşayıp bir
sürü fotoğraf çekindik. Tatlı bir yer, su yanında koşu ve yürüyüş yapmak için baya
şık. Upuzun palmiyeleri de baya otantik.
Kafe, kokoreç yeri falan mevcut. Fiyatlar hakkında bilgi sahibi
değilim çünkü enflasyonla mücadele kapsamında kahvaltı yapıp gittik, ama Adana’daki
fırınlardan pide alıp yiyin, ya da herhangi bir yemek yerinde herhangi bir şey
yiyin, of çok iyi. Devam edelim.
Ardından Tarihi Saat Kulesine gittik. O bölümde Kazancılar Çarşısı,
Yağ Camii de mevcuttu. Çarşının içindeki ciğerciler çok çekiciyse de ciğer sevmediğimizden
koklayarak geçtik.
Yine bu çarşının başka bir sokağında Yeni Uğur Helvacısı isimli helva,cezerye,
lokum imalathanesine gittik. Cezeryenin tadına baktık, beğendik, cezeryemizi aldık
çıktık. Ha bir de, girişte ve çıkışta elimize portakal çiçeği kolonyası sıktık,
bayıldık. Almadığımıza pişman olduk.
Daha sonra, Sabancı Camii’ne gittik, kocaman ve çok şık bir camii.
Bu kısımda Hilton, Sheraton gibi otellerin de mevcut olduğunu hatırlatayım. Bir
kafeye oturup dondurma yedik, güneşi yüzümüzde hissettik, en iyi filtremizle selfie
çektik.
Ardından en iyi kebap nerdedir diye dolanıp durduk ve
Beyzade’ye gitmemiz tavsiye edildi. Kocaman ve kalabalık bir restoran olduğunu
görünce doğru yerde olduğumuza ikna olduk. Adanalarımızı ve şalgamlarımızı
söyledik. Bir de sucuklu humus… Aman allahım. Hayatımda yediğim en iyi 10 şey
arasında girebilecek kadar lezzetliydi.
Görselde humus ve Adana yok, çünkü onlar geldiğinde çok
heyecanlıydım. Ama gerçekten kesinlikle tavsiye ederim, çooook lezzetliydi.
Akşamına tatlı için burma baklava tercih edildi. Ben yemedim.
Ama duyumlarıma göre o da mükemmelmiş, yavaş yavaş şehirde kötü olan herhangi
bir gastronomik ürün olmadığına ikna olmuştum zaten.
Gece hep birlikte “Red Notice” filmini izledik. Aslında ben
daha öncesinde izleyip çok beğendiğim için, insanlara da tavsiye ettim, ya da
etmeden direkt açıp önlerine koydum ama herkes çok beğendi, onu da tavsiye
ederim, ailece izlenebilecek güzel bir film.
Ertesi gün, Hatay mı Mersin mi diye düşünüp, mersin daha yakın diye mersine doğru yola çıktık. Ve navigasyonu, Google da gördüğümüz mersin antik kentine gitmek üzere, antik kent rotasına ayarladık. Sonra memleketin aşırı trol müteahhitlerinden birinin yaptığına emin olduğumuz Antik Kent Sitesinin önüne geldik. Biraz gülüp, Soli Pompeipolis kazılarına gittik. Allahtan uzak değildi. Yoksa biraz sövebilirdik. Yol boyu turuncu şeylerle dolu ağaçların meyvelerinin turunç olduklarını iddia edip durdum ve tabi ki inandıramadım. En sonunda durduğumuz bir yerde mandalina olduğunu düşünüp kopardılar ve yemeye çalışırken “ıyy cidden turunçmuş” dediler, “HA HA HA” diyerek kazıları incelemeye geçtik.
Kazılar aslında çok ufak bir alanda bulunsa da yüzyıllar
öncesine ait bir liman kalıntılarını görmek bile insanı bir moda sokuyor. MÖ 6.
Yy.a uzanan bu taşların kazısı hala devam etmekteymiş. İçeri giriş yasak.
Zaten bu kalıntılar denize çok yakın olduğundan, kendimizi
hemen kıyıya atıyoruz. Mis gibi havada, güneşlenen insanları da görünce iç Anadolu
insanı olarak halimize biraz daha üzülüyoruz. Ayaklarımızı ılık suya sokunca
içimizi yaz coşkusu kaplıyor, bir sürü deniz kabuğu topluyoruz.
Mezitli’nin bu güzel kıyısı içimizi açıyor, kumların
yumuşacıklığını da ayrı seviyoruz. Musmutlu bir şekilde denizle de vedalaşıyoruz.
Ve sahil şeridini takip ederek yolculuğumuza devam ediyoruz.
Mersin’in sahiline ve düzenlenmiş kıyı şeridine hafiften aşık oluyoruz.
Şeritteki Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş anıtları çok güzel düzenlenmiş. Kaykay bölümü, salıncaklar, kiralanan bisikletler ve ücretsiz ama temiz tuvaletler de çok iyi düşünülmüş. Bisiklet ve yürüyüş yolu mevcut. Kayalıklarda oturup biraz yengeç aramak da mümkün.
Sahilden devam ederken, Mersin Marina’yı görüp içeri
giriyoruz. Bir AVM’ye geldiğinde bunu çok iyi anlayan Ankaralılar olarak açık
alanda, deniz kenarında böylesine güzel ve şık düzenlenmiş bir AVM görmek bizi
inanılmaz şoka sokuyor. Bayılmamak için zor duruyoruz. Ülkede böyle yerler de
varmış, vay be diyoruz.
Bir de günün sürprizi olarak Arda Türkmen’le karşılaşıyoruz.
Şefimize selam verip çıkıyoruz.
Ve tabi ki, tantuni yemeğe gidiyoruz. Tavsiye edilen Melek
Tantuni’yi arıyoruz ama kapandığını yerine Osman Usta’nın açıldığını manav
abiden duyuyoruz. Herhangi bir tantunicide kötü bir tantuni yiyemeceğimizi
düşünüp biftek, lavaş tantuni ve ayran siparişimizi veriyoruz.
Tantunimizi de bayılarak, takviye alarak yiyoruz. Ve bir gün Mersin’de yaşamayı kalpten dileyerek buradan da ayrılıyoruz.
Adana’ya geri dönüp son gece Hasır’da künefemizi yiyoruz.
Onun hakkında konuşmak bile istemiyorum. Mükemmeldi.
Genel olarak Ankara’da tantuni ya da künefe yediğimde çok
fazla baştan savma ürünler tattığım için bu muhteşem yemeklerin hakkını yediğim
için özür diliyorum. Her şey yerinde güzel, Adana ve Mersin’de kebap, tantuni,
künefe, bilimum yiyecek, tatlı, meyve öyle güzeldi ki.
Bu aylarda ülkenin geri kalanı üşürken, Akdeniz’e inmek
harika bir fikir. Kasım'da sıcak denizlere inmek bir başkadır.
İyi tatiller.







Yorumlar
Yorum Gönder