Ana içeriğe atla

Kayıtlar

kişisel gelişim etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Gece Yarısı Kütüphanesi İnceleme (Matt Haig)

"Kaçıp gitmek istediğiniz yerin kaçtığınız yerle aynı olduğunu görmek tam bir aydınlanmaydı."  Aklınıza getirebileceğiniz bütün hayat senaryolarının olduğu bir kütüphanedesiniz... Hayal edebileceğinizin de ötesine çok ihtimal var çünkü her seferinde bir şeyi farklı yapsaydınız bambaşka şeyler olurdu. İşte tam da bunu, neden her zaman elimizdekinin en kötüsü olduğunu varsaydığımızı anlatan bir kitap Gece Yarısı Kütüphanesi.  Ben zaman zaman hayatımı farklı şekillerde hayal ederim. Bulunduğum yerden bambaşka bir yerde, bambaşka insanlarla, bambaşka bir ben hayali...Hep daha iyi, daha başarılı, daha güzel, daha mutlu bir ben. İşte kitaptaki ablamız da hayatından öylesine bıkmış ki, paralel evrenlerdeki muhtemel hayatlarını ziyarete gidip içine en sineni bulmaya çalışıyor. Daha fazla spoiler vermek istiyorum, eğer talep etmiyorsanız buradan fazlasını okumayınız, yok bir özet geç derseniz devam edin. Hanımefendi cidden boktan gibi görünen bir hayatta her şeyin ters gittiği, muhtem...

Çaresizsiniz Türkiye 💆😜

Hayat ona ne kadar çaresizlik tohumu ektiğinize bağlı olarak size çaresizlik çiçekleri sunar. Çünkü hayat çaresizliğin kötü bir şey olduğunu düşünmez. Hayat senin ne olduğunu sana göstermek için durmadan bir şeyler çıkarır önüne, bazen hayatında hiçbir şey olmadığını düşündüğünde bile hayat sana “Baksana kendi halinde bile çok çaresizsin, yeni olay örgüsüne bile gerek kalmadı, baya masrafsız birisin maşallahın var.” diyor bence. Kendi hayatımı bir laboratuvar gibi bi sürü analiz için kullandım. Aynı yoldan gidince de hep aynı şeylerle karşılaştım. Bilimsiz düşünceye yer yok. Bir sürü iyi hissetme ile ilgili kitap okudum, video izledim, ilham olduğunu düşünen insan takip ettim yeri geldi gıcık oldum yeri geldi bayıldım. Olay bunların hiçbiri değil aslında. Ne diyordum, ha çaresizlik. Aslında herhangi bir durumdan çıkışımızın olmadığını düşündüğümüzde ve buna gerçekten inandığımızda kendimizle olan ilişkimize ara veriyoruz ve bunun iyi bir şey olduğunu sanıyoruz. Ben çaresizsem hiçbi...

Hayat Boktansa Çözümü Vardır.

  Bazen ne yaparsak yapalım olmaz. Ama inatla yapmaya devam ederiz. Çünkü biz insanların ne isterlerse başarabileceklerini, her istediklerine – yeterince isterlerse- ulaşabileceklerini düşünen bir altyapıya sahibiz. Siz değilseniz buradaki sözlerim sizi hiç ilgilendirmiyor. Bu dertten muzdarip olan, iyilerin her zaman kazanacağı masallarıyla büyümüş arkadaşlarımla yoluma devam ettiğimi bilmek beni mutlu eder. Size şimdilik bay bay. Bizim temel sorunumuz bence kendimize ve yapabileceklerimize inanmış olmaktır. Evet inanmış olmak. Ama gün gelip de çocukluğumuzda planladığımız kişiyle uzaktan yakından alakası olmayan insanlara dönüşmüşsek, içimize bir savaşın olması kaçınılmaz. Kendimizi bulunduğumuz yere, duruma, yaşanılan olaylara layık bulmayız; hep daha fazlasını, daha iyisini hak ettiğimizi düşünürüz, belki aksiyona geçeriz, çabalarız ama bir yandan da hayatımızda hiçbir şey hayal ettiğimiz çizgide gitmemeye devam eder. Denklemin iki bilinmeyeni olduğu için burada yapılabilecek...

'Yüce Honos' sendromu. (#herkesbirazşeydir)

"Beynimiz insanları etiketlemekten çok hoşlanır çünkü böyle yaparak o insandan gelebilecek tehlikeleri sınıflandırır ve oluşabilecek zararları optimize etmiş olur…” gibi bilgiler var kafamda. Tam kaynak veremeyeceğim ama insanları biraz tanıdıktan ve hatırı sayılır bir süredir de insan olduktan sonra, ‘Ocu, bucu, şucu…’ şeklinde sınıflandırmalardan uzak yaşayamadığımızı öğrendiğimden bu bilgiyi doğru kabul ediyorum şimdilik. Gerçekten bizim kültürümüzde mi daha çok yoksa bir şekilde insanların hepsine yüklenmiş bir kod mu bilmiyorum. Birisinin bizden daha salak olduğunu bir şekilde kendimize inandırdığımızda ‘Yüce Honos’ oluyoruz. Örneğin, Okan Bayülgen’in her fırsatta Z kuşağının ne kadar aptal olduğunu düşündüğünü dillendirmesi böyle bir ayrımcılığın en net örneklerinden birisi. Beyefendi kendini genç nesli kötüleyerek iyi hissetmek istiyor çünkü; 1) Kendisi eski nesil, 2) Yeni nesil ondan iyi olursa aşağılanacak kişi kendisi olur ve 3) Birine bok atarak kendisini gündem...

Kötü Kadın Müzeyyen

Yaşadığım bazı şeylere dışardan bakabilme yeteneği kazandım. Nasıl yaptım derseniz, kendimi parçalara bölüp bir parçamı diğerini izlemesi için görevlendirdim. Çok komik bir ilkokul sınıfı gibi oldu. Bazen de bir hapishane koğuşu. Yaşanan bir olayın geçmiştekinin yeniden çekimi gibi hissettirdiği bir an, durup düşündüm. Oyuncular farklıydı, mekân farklıydı ama bu yaşanan ve ben farklı değildim. Aynı hisler, aynı düşüncelerle birtakım kararlar alıyordum, inanamazsınız aynı kararları alıyordum. Hepimizin belli döngülerde yaşaması aslında nerede sınıfta kaldığımızla alakalı ya da yargılanma sebebimizle. Ama benim sınıfta kaldığım yer hiç ummadığım bir şeydi, yani iyi veya kötü olmadığım, başkasına zerre zararımın olmadığını sandığım bir konuda. Burada konunun derinine inmekten çok kendi tavrımdan bahsetmek isterim. Birisi size zorla ayna tuttuğunda kendinizle yüzleşmekten kaçmak için başınızı bir o yana bir bu yana çevirip durursunuz. Başkasının tuttuğu aynadan kendimizi görmek kendi...

Kafes.

Bazen çabalamak boşa enerji harcamaktan başka bir şey değildir. Bir bataklıktan çıkmaya çalıştıkça batmak gibi hem battığınızla hem çabanızın sizi bir yere götürmemesiyle kalmayıp umudunuzu da kaybetmenize sebep olmasıyla sonuçlanabilir. Ben her ne kadar kendimi hiç çabalamamış, denememiş gibi hissetsem de çok fazla denediğimi fark ettim. Hiç denememiş gibi hissetmememin sebebiyse hiç kazanmamış olmamdı. Her kaybettiğimde başka bir şekilde yeniden denediğimi değil, aksine hayata yeniden başladığımı, ilk defa denediğimi sanmışım. Halbuki öyle değilmiş. Ne kadar güçlüymüşüm ben bile inanamadım. 10 kere düşüp 11 kere kalkmışım. Durup kendini yargılamadan dinlemek bu yüzden çok değerli. Harcadığın enerjinin nereye gittiğini bilmediğinden o enerjiyi hiç harcamadığını sanmak büyük bir zaman kaybı çünkü sen yok saydıkça hayat “O zaman bir daha dene ve bu sefer kendini gör.” diyor resmen. Evet bu sefer de olmadı. Birçok sefer olmadığı gibi. Ama denedin. Umut ettin, çabaladın, uykusuz kaldın....

24 saat sandığınız kadar kısa ya da uzun değildir.

Telefonumun sesli notlar kısmına kaydettiklerimi dinlerken aşağıdaki metni kendi sesimden dinledim. Ardından, "Bunu nerden okumuşum acaba?" diye metnin içinden bir iki cümleyi Google'da aradım ama bulamadım. Aklıma gelmedi bunları kendimin yazmış olabileceği. Bir kez daha aradım hatta ama yok. Sonra, notlar kısmına girip 27 Haziranda böyle bir not yazmış mıyım diye baktım ve evet işte orda. Bir an kendimle gurur duydum. Kendimden böyle bir şeyi asla beklemiyor oluşumla dalga geçtim. Yine de "Vay be!" dedim. İşte şimdi onu buraya da ekleyeceğim, belki size hiçbir şey ifade etmez ama bir gün Google'da ararsam burada bulayım diye.  BİR AYNA 24 saat sandığınız kadar kısa ya da uzun değildir, 70 senelik ömür de öyle. Bir bebeğin büyümesi ne kadar zorsa, Yaşamak da en az onun kadar zor ve umut doludur. Her an nefret ederken daha çok sevmek, sevdiğini sandığında da soğumak mümkündür. En yakın dostunu görmek bile istemezken bazen düşmanınla oturur iki lafın belini k...

Sorun Bende Değil Sizde

Az önce Beyhan Budak’ın Youtube’da paylaştığı “Deli Misin Yoksa Çevrendeki İnsanlar Mı Seni Delirtiyor?” videosuna denk geldim. Uzun zamandır kendimi dinlemeye, kendim hakkında bir şeyleri anlamaya ve sebeplerini görmeye çalıştığım için bu video ilgimi çekti. Bir de yakın zamanda Holistik Psikolog Dr. Nicole LePera’nın “Kendini İyileştirme İşi Nasıl Yapılır?” kitabını okumuştum, orada da kendi sorunlarımızın asıl kaynağı olamamamız ihtimalinden derin bir şekilde bahsedilmişti. Kendime dair inandığım şeylerin aslında birçoğunun üzerime itilmiş etiketler ve olmam beklenen kişinin özellikleri olduğunu keşfettim. Bana baktığımızda gördüğümüz birçok şeye ben karar vermiş değilim aslında. Mesela beni tanısanız uyumlu birisi olduğumu düşünürsünüz çünkü ben aslında sorun çıkmasından hoşlanmam. O yüzden bir yerde sorun çıkaran olmak da istemem. Bunun üzerine biraz düşününce, bir şekilde çocukken kendimi uyumlu olmak zorunda hissettiğimi de fark ettim. Aile içinde veya arkadaşlarımın içinde so...

Acaba bir koyun muyum ?

Herkese potansiyel bir fabrika gibi yaklaşılıyor. Yani öyle olmaları gerekiyormuş gibi. Misal ben öylesine 'hiçbir şey üretmiyorum' hissine kapılıyorum ki eskiden zevkine günde üç kez yazı yazarken artık bunu bir realite olarak, bir ürün olarak gördüğümden yazdıklarımı değerli bulmuyor, olanla barışamıyorum. Hep üstüne bir şey koymak gerekiyor. Her an üretimde olmam gerekiyormuş gibi hissediyorum çünkü “Bir şey üretmiyorsan, hiç kimseye bir faydan yoktur.” algısı üstümüze salınıyor. Böyle boş durup bir şey yapmayınca da faydasız ve gereksiz bir insan olarak oksijen israfı gibi hissetmek kaçınılmaz oluyor. Ya tamam da niye üretiyoruz? Her malın bir alıcısı olduğu içinse zaten milyarlarca mal var ortada. Ama sorun şu, herkes bir şey yapıyor ben boş mu durayım, benim bu güzel zekâm boşa mı gitsin, ben neden hayran olunası veya linç edilesi ürünlerimi başka zekâ pırıltılarıyla buluşturup dünyaya bir armağan bırakmayayım? gibi şeyler düşünmüyor değiliz. “Ee, sen niye yazıp yer işgal...

Baktığın Benim, Gördüğün ???

Sizce insanlar size baktığında neler görüyordur? Yani fiziksel olarak ortak şeyler görüyor olabilirler tabi ki ama siz onlarda ne gibi izlenimler bırakıyorsunuzdur? Belki bu konularda insanların direkt tepkisini almış olabilirsiniz, belki ne düşündüklerini hissetmiş olabilirsiniz ya da belki hiç umurunuzda olmamıştır. X bir insan olsun, hepimiz gibi. Öğretmeni X’e baktığında ne kadar açık fikirli olduğunu, notlarını paylaşmadığı arkadaşı ne kadar kötü kalpli olduğunu düşünmüştür; parktaki abi çok saf bulmuştur X’i, komşusu yardımsever; iş yerindeki uzak ve soğuk, bankadaki teyze güzel bulmuştur… Daha birçok sıfatla anılmış olabilir bu meşhur X. İnanın, tanısanız bir etiket de siz yapıştırmak istersiniz ona. Peki, X bunların hepsi olabilir mi? Aynı anda hem iyi hem kötü, hem zeki hem aptal, hem yardımsever hem umursamaz, hem yaralı hem acımasız… Olabilir. Bütün denilen şey bir sürü parçadan oluşuyor ve bunları toplayınca elde var X. Her telden çalıyor. Hepimiz gibi. Binlerce p...

Toksik Pozitiflik Nedir? Nasıl Uygulanır? (Evde Denemeyiniz.)

Pozitifliğin de toksikliği olur mu demeyin, hem de mis gibi olur. İnsan zihni kutuplardan hoşlandığından (bizzat Osho böyle söylüyor), pozitif bir şeyin de zararlı bir yanını icat ediveriyor. Peki nedir bu toksik pozitiflik, nasıl uygulanır? Son zamanlarda kişisel gelişim yolunda atılan büyük adımların sonucunda, devamlı kendimizi iyi hissetmek zorunda olduğumuz için sürekli bir şükür halinde bulunma, her anı dolu dolu yaşama, "only pozitif vibes" yayma zorunluluğu hissedip; bunları yapamayınca da kendini zehirleme durumudur. Yaşanan olayların üstünü pozitif düşünmeye çalışarak kapatmak, acıdan kaçmaktır. Yani kendinize durup dururken, “Al işte az önce iyi hissetmeyi unuttun, aptal!” demenizdir. O kadar çok pozitif hissetmek zorunda hissediyoruz ki bir yerden sonra kötü hissetmek ya da hiçbir şey hissetmemek bize yanlış gelmeye başlıyor. Üstüne bir de iyi hissetmediğimiz anlar için kaygı duymaya başlıyoruz. Doğru beslenmediğimiz ya da uyku saatimizi kaçırdığımızda kendimize i...

Daha azına razı olmak ya da olmamak.

Hayatta kendi değerinizi keşfetme yolunda yürüyüp bu yolda biraz da olsa mesai harcadıktan sonra, değer verdiğiniz ya da vermediğiniz, tanıdığınız ya da tanımadığınız insanların size olan tavırları sizin kendinize verdiğiniz değeri etkilemiyor. Şüphe bile ettirmiyor. Hatta, “Acaba buradan tam olarak çıkarmam gereken ders neydi?” diyorsunuz. Kendini tanımak için bu kadar kitaplar okumak, sorgulamalar yapıp acıklı süreçler geçirmek, travmaların sebebini aramak, bulmak derken bir bakıyorsunuz ki kendinizle gurur duymaya başlamışsınız. Görmezden geldiğiniz bir sürü başarının, yaptığınız onlarca şeyin aslında sizi siz yapma yolunda ne güzel adımlar olduğunu, kaçtığını sandığınız fırsatların aslında hayatınıza bakışınızı nasıl etkilediğini fark ediyorsunuz. Bugün bir iş görüşmesine gittim. Çalışmak, boş durup kendime sarmamak için bulduğum bir aktiviteydi çünkü bu süreçte. Yani işe girmek için değil de konfor alanımı zorlamak, başka bir şey denemek istemiştim. O yüzden de stresli olduğum...

1K3A-Hayat Sana Ne Anlatıyor? (Çetin Çetintaş)

Çetin Çetintaş- Hayat Sana Ne Anlatıyor?  Unutma ki beklentin ancak ihtiyacın kadar karşılanabilir. (syf 19) Faydasını gerçekleştiren her şey biter... Bütün ilişkiler bitmek zorunda. (syf 98) İçine atma, için çöplük değil. Anlatmak; olanı görmek, duyguyu boşaltmaktır. Sorunlarını seni dinleyenler çözmez zaten, o dert senin için bir anlam kazanmıştır ve sonunda yine sen çözersin. (syf 167) Duyguların ortaya çıkışlarındaki esas sebebin hala hayatta olmamız ve taşıdığımız elementlerin dengesizliğinden olduğunu öğrendiğimde bunu hazmetmek için zamana ihtiyaç duymuştum.  Halbuki içimizdeki ateşin, toprağın, havanın ve suyun eksikliği veya fazlalığı bizi bunları dengeye çağırmayı iten duygulara yöneltiyor. İstemsizce bunları dengelemek için bir sürü şey yapıyoruz tabi ki, ama fark edince, nedeni görünce insanın hayata ve kendine bakışı değişiyor. Ha bir de akaşa var.  Hayatı anlamlandırma yolunda değişik bir bakış açısı için tavsiye edebileceğim bir kitap.

Geçmişten Esrarengiz Not

📅15 Ekim 2021 Ne zaman yaptım hatırlamıyorum fakat telefonumda bugün için ‘Bakalım nolacak?’ isimli bir olay takvime kaydedilmiş. Bugünlerde de sık sık aklıma gelen, geleceğe mektup yazma işlemini baya esrarengiz bir halde ve fazlasıyla kısa bir açıklamayla yapmışım. Hafızama fazla güvenmiş de olabilirim. Ne zaman yaptığımı hatırlamadığımdan ne umarak yazdım ve neden bugünü seçtim, bilmiyorum. Ama geçmişime, yani günlüklerime şöyle bir baktığımda ekim aylarının benim için çok da olaylı olmadığını bir şeyler yazmamamdan yola çıkarak söyleyebiliyorum. Belki de takvimi rastgele açıp bir güne basmış ve “acaba 2021’in ekiminde ne yapıyorumdur?” diye geleceğe bir not bırakmışımdır. Hatırlamamak garip bir olay. Neyi neden yaptığımı hatırlamamak canımı çok sıkıyor şu an. Gerçi, “Hayatının yüzde kaçını bilinçsizce ve ne yaptığını zerre hatırlamayacak kadar umarsızca yaşadın, bu mu derdin?” derseniz, eh haklısınız. Yine de kendime bir cevap borçluyum. Evet, hala eskisi gibiyim. Ama yepyen...

NEDEN 21 GÜN? (Alışmak sevmekten daha zor mu ?)

Yeni bir alışkanlık edinmek için, o hepimize gelen ilk yarım saatlik motivasyondan çok daha fazlasına ihtiyacımız var. Bir şeye olan ilgimizi aksiyona çevirmek ya da bir değişiklik yapmak için (iyi bir ruh hali ve boş vakit de varsa) anlık bir heyecanla başına oturup, onunla aşırı ilgilenmek çok doğaldır. İlk kez yaparken zevk almak gayet basittir. Ama onu her gün yapmak? Hatta her gün değil de özel bir süre belirlemek.  Mesela 21 gün? Birçok alışkanlık için önerilen bu sürenin amacı tam olarak nedir? Kötü bir alışkanlıktan vazgeçmek, bir bağımlılıktan kurtulmak, yeni bir yere alışmak, iyi bir alışkanlık kazanmak ya da hobimizde ilerlemek için önerilen bu süre aslında bilinçaltımızı yeterince kararlı olduğumuza ikna etmemiz için gerekli olabilir. Diyelim ki, her gün yürüyüş yapmaya karar verdiniz. İlk gün motivasyona ihtiyaç bile duymazsınız çünkü kendiniz için iyi bir şey yapıyor olma fikri zaten son derece motive edicidir. Belki 2.ve 3. gün de yola devam edersiniz, fakat ...

1K3A- Romeo&Juliet (Shakespeare)

William Shakespeare- Romeo ve Juliet  "Öğret bana, nasıl unutulur düşünmek ?" (syf 13) "Yarayla alay eder, yaralanmamış olan." (syf 37) "Hissedemediğin bir şeyi anlayamazsın." (syf 147) Bu kitabın Shakespeare'den okuduğum ilk kitap olmasını çok isterdim fakat bu efsaneye gelene kadar Hamlet, Kış Masalı ve Yeter ki Sonu İyi Bitsin kitaplarını okuduğum için Shakespeare'nin olay örgüsü ve tarzını çoktan benimsemiştim. Yine de ilk bunu okuyup biraz olsun etkilenmek isterdim, harika bir tiyatro fakat nedense sonunda gülmeden edemedim. Bir Hamlet değil :( Ha bir de internette bu kitapla ilgili bir yazı okumuştum, onu da paylaşmadan edemeyeceğim. "Romeo&Juliet bir aşk hikayesi değil, 13 yaşındaki bir kız ve 17 yaşındaki bir oğlanın, 6 ölümle sonuçlanan 3 günlük ilişkisidir." Yine de Shakespeare'e sonsuz saygıyla...

1K3A- Yeraltından Notlar (Dostoyevski)

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar "Bu benim başıma kaç kere geldi... Örneğin, ortada hiçbir sebep yokken bilinçli bir şekilde kendimi rahatsız etmek." (syf 28) "Doğa neyi, ne zaman, ne şartlar altında yapacağımızı belirlerken bize hiçbir şey sormaz; onu aklımızda şekillendirdiğimiz gibi değil, olduğu gibi kabul etmek zorundayız." (syf 46)  "İnsanlar kendi kederlerini saymayı severler ama mutluluklarını saymayı bilmezler. Ama, bunu saymanın düzgün bir yolu olsaydı, ikisinden de oldukça fazla yaşandığını görürdü." (syf 142) Bir gün Dostoyevski'yle oturup sohbet edip bir şeyler içmek isterseniz bu kitabı okuyun. Beyefendi bile zamanında yazdıklarının okunmayacağı kaygılarını taşımış, kader hakkında düşünmüş, depresifliğin dibine vurmuş. Hepimizin bir olduğuna inandıran nadir kitaplardan.                            

Merdiven Altı Self-Love (Deniz Dülgeroğlu)

Merdiven Altı Terapi’yi dinleme sürecim çok yeni. Geçen temmuzda yazlıkta yapacak bir şeyim kalmamışken, yine ilk dinleyişimde hiç sevmeyip “bu nası en çok dinlenenlerde ya?” tribiyle geçtiğim, sonra da bir şans daha verip sardığım bir podcast. (ben galiba önyargılı ve bu önyargısı hiç de tutmayan bir dostunuzum, kabullenelim.) Dinlediğinizde, şen şakrak Deniz ablamızın travma kelimesinin hakkını veren travmalarını, hayattaki duruşunu ve terapiyle keşfettiği yönlerini; eğlenceli ve bazen ağlayarak anlattığı anıları dinliyor, "Aa bu kadar da olmaz." deme şansı buluyorsunuz. Kendini arayan insanlara çok büyük saygı duyduğum için, Deniz'in anlattıklarını dinlerken ,konunun muhatabı olmasam bile, kendi hayatıma bakış açısı yakaladığımı, hangi travmalarımı gülerek anlatmayı tercih ettiğimi farkettim. Yaşadığımız hayatlar en ufak bir noktada bile benzerlik içermese dahi, tecrübe denilen şeyin sadece bireysel yaşamdan değil, başkalarının hayatlarından da edinilebilen bir şey old...

Anne ben yogi olcam ! (Bir Çetin Çetintaş öğrencisinin anıları.)

Can sıkıntısıyla bilgisayarın başına oturup ne yazsam diye düşünürken arkadaki “Hari Om Tat Sat.” eşliğinde uzun zamandır en çok maruz kaldığım insanı yazmaya karar verdim. Çetin Çetintaş. Şahsi deneyimlerimden ve bolca canım hocamdan bahsedeceğim bir yazıdan daha ötesi olmayacak, yazdıklarımı abartı bulabilirsiniz ama her şey gerçek, ancak bir gün deneyimlerseniz anlarsınız çünkü Çetin hoca abartıldığı kadar harika biri değil, bundan çok daha harika biri. Sizi de kendi yolunuzu bulmaya çalışırken kendisinden destek almaya davet etmekte bir sakınca görmüyorum, çünkü biliyorum ki kalbinde hepimize yer var. Benim onun yoga videosuyla tanışmam bundan çok uzun zaman önce oldu. Yani 2-3 sene önce, hayat gayet normalken, yoganın sadece havalı duruşlardan ibaret olduğunu sandığım zamanlardan birinde. Yarım saatten uzun olan bir videosuydu ve 10 dakika geçmemişti ki “üff, bu neymiş ya hiç sevmedim.” diyip kapatmıştım. Covid-19 kadar hobi patlamasına da sebep olan 2020 senesi herkesin h...

Az Önce Nefes Aldınız, Farkında Mısınız ?

Her geçen gün hızlanan hayatın içerisinde kendimizle olabileceğimiz bir an bulabilmek zorlaşıyor. Ya gerçekten meşgul oluyoruz ya da kendimize ayıracak zamanımız olmadığına inanıyoruz. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak bizi nefessiz kalmaya itiyor. Stresli olmak için hızlı bir hayattan başka bir şeye ihtiyacımız kalmıyor. İşte, dünya son sürat bu yolda giderken, hayatta olup olmadığımızı anlayabilmek için bir süre durup bakmamız gerekiyor. Özellikle de içimize. Çünkü, sürekli dışarıya bakarak hayatı ve insanları analiz etmekten, bir şeylere hızlıca karar verme zorunluluğumuzdan dolayı içimizdeki sesi duymaz oluyoruz. Tam da böyle bir yaşamın ortasında şu anda, sizi aldığınız nefesin farkında olmaya davet ediyorum. Derin bir nefes Evet, tebrikler nefes aldığınızı fark ettiniz. Düşünsenize, normalde bilinçsizce nefes almasak,kim bilir kaçımız gün içinde nefes almayı unuttuğumuzdan ölmüş olurduk. Meditasyon sizin kafanızda canlandırdığınız gibi bir eylem olmak zorunda değil. Ya...