Ana içeriğe atla

İç Güveysinden Hallice

Elinde bir bezle içeri girdi. Masanın üzerindeki ıvır zıvırı toplayıp masayı sildi ve yemin ederim ben temizim diye haykıran bembeyaz örtüyü masaya serdi. Bir anda gözü bana takıldı, sanki yanlış yerde duran bir eşyaymışım gibi bana baktı. Varlığımı inkâr edemeyeceğini anlayınca da bir sohbet açmak istedi galiba.

Masadan aldığı saçma şeyleri çekmeceye yerleştirirken “Naber?” diye sordu. 

“İç güveysinden hallice.” deyince aniden yüzüme baktı.

“O ne demek lan?” Oturduğum koltuğa iyice yerleştim ve bir yastığı kucakladım.

“Yani içinde bulunduğum durumdan şikâyet edemeyecek kadar çamura saplanmış ama şikâyet edebilecek kadar da sıkılmış ve umarsız gibiyim.”

Elimdeki yastığı bir hışımla alıp vura vura düzeltti ve kenara koydu.

“Felsefe kasıyorum diyosun boş boş.”

Koltuklara serdiği örtüleri toplamaya başladı. Özenle seçtiği koltukların rengi yılda 2-3 defa gün yüzü görebiliyorlardı, onlar için sevinçliydim en azından.

“Hıhı. Boş. Evet bu kelime de ruh halime fazlasıyla uygun aslında.”

Zaten misafir konusu hep heyecanlandırırdı şimdi bir de onu ben sinirlendiriyordum. Patlaması yakındı.

“Ne diyosun sen ya? Kimsenin böyle bir şeye harcayacak vakti yok.”

Banyoya gidip bir bez ve fısfıslı şişeyle geri döndü.

“Neden peki? Herkes neden bu kadar meşgul ve önemliyken ben sanki bir yosun gibi hissediyorum.”

Toz olsun olmasın her yeri siliyor ve rahatlıyor gibiydi. Onu rahatsız eden tek şey bendim.

“Allah allah, az önce iç güveysinden hallice hissediyordun, ona noldu, damadımız yosundan mıymış?”

İşte eğlenmeye başlamıştım. Oltamı yutmuştu.

“Senin de kafanın benden aşağı kalır yanı yok. Sen de benim gibi gün boyu oturup düşünürsen beynin böyle Neptün gibi çalışır işte.”

Yüzüme sen kimsin de benim delirdiğimi iddia edersin gibi baktı ve hemen kendine yeni bir silinecek yer buldu.

“Sen delirmek üzeresin bak haberin olsun. Neptün meptün bırak bu işleri.”

“Üzere miyim? Hala umut var mı benim için cidden?”

“Bana sorarsan yok ama Allahtan ümit kesilmez çocuğum, sen yine de bu kafadan bi çıkmaya bak.”

“İşte, başaramadığım tek şey bu.”

Koltukta yanıma oturdu ve gözlerini tavana dikti.

“Ne?”

“Kafadan çıkmak. Ben kafamdan çıkamıyorum. Peki sen çıkabiliyor musun?”

Gözlerini kapatmıştı.

“Bilmem. Çıkıyorum ki senin kadar boş değilim.”

“Napıyorsun kafanda değilken?”

Yeniden yastığı kucağıma aldım ve kadifede parmaklarımı gezdirmeye başladım.

“Dedikodu yapıyorum.”

“Ben de kitap falan okuyorsun sanmıştım.”

Yastık savaşının daha eğlenceli bir şey olduğunu sanardım fakat sürekli silahım elimden alınıp düzeltiliyordu. Bu şartlar altında savaşamazdım. Silahlar müzelenmişti.

“Kitap okuyacak olsam kafalarla işim olur, senin gibi olurum sonra da.”

“Öyle mi? Ben hep kafada olduğum için kitap okumaya odaklanamadığımı düşünüyordum. Kitap okurken bile birçok şey düşünebiliyor olmak beni rahatsız ediyor hem kitaba saygısızlık hem de düşündüğüm için boş enerji harcamış oluyorum. O yüzden henüz bir çözüm bulamadım.”

Nihayet koltuktan kalktı. Ve benim de kalkmam için örtüyü kaldırdı. Ama kalkmayacaktım tabi ki.

“Ya sabır. Hadi git başka yerde düşün birazdan misafirler gelecek, burayı düzelteyim.”

“Ben de gelebilir miyim misafirlerin yanına?”

Mecburen kalktım. Bir şey istemiştim çünkü, ona yaranmak zorundaydım.

“Bir şey diyim mi, müthiş fikir. Misafirler kocamın iş arkadaşları, hepsiyle bu manyaklıkta muhabbet edersen hiç kimse yemekleri kötü bulamaz.”

“Ne alaka onla o şimdi?”

Katladığı koltuk örtülerini kucakladı.

“İnsan kafası karışıkken ne yediğini bile fark etmeden yer geçer de ondan.”

“Bu kadar mı güvenmiyorsun yaptığın yemeklere?”

“Ben yaptığım hiçbir şeye güvenmiyorum, sen de bunun en iyi örneğisin. Hadi git odana ve uslu çocuk maskeni takmadan gelme. İnsanlara da saçma sapan şeyler sorma. Herkes yemekleri iyi bulsun, sonra belki sen de harika olursun gözümde.”

“Annelik böyle bir iş değil biliyorsun değil mi, beni koşulsuz sevmen gerekli. Misafirlerine sakladığın şu yemek takımı ben olmalıydım mesela.”

“Haklısın galiba. Ama sen de 76 parça olsaydın bi parçan eksildiğinde bi önemin kalmazdı, anında gözümden düşerdin ve hop gündelik bir takım olma yolunda ilerlerdin.”

Bir yandan da beni salondan itekleye itekleye odamın kapısına getirmişti. Pes etme noktam gelmişti çünkü odamdan denizle göz göze gelmiştik. Artık annemle uğraşmaktan daha iyi bir planım vardı.

“Bu şahane muhabbet için sağ ol. Kendi kendime konuşmaktan daha zevkli miydi, hayır. Ama giderin var anne. Ben gidiyorum, deniz kenarında oturup hayal kuruyormuş gibi yaparak insanları izleyeceğim, bu sayede sen de misafirlerinin korkunç yemeklerin hakkındaki samimiyetsiz yorumlarını dinlersin. Babama çok selam.”

 17/05/2022

Nur Sena ❤

 


Yorumlar

THAT'S HOT 🔥

Kafayı Kumdan Çıkarmak. (Günebakan Dergisi İlk Şafak- İLK YAYINLANMIŞ ŞİİRİM ❤)

O zamanlar hayatın sıradanlığına o kadar kapılmıştım ki artık hayatta hiçbir şeyin beni şaşırtmayacağı düzeyde aynı günlerden oluşan haftalar, aylar zincirinde nefes alıp vermeyi sürdürüyordum. Bir şeylerin değişmesi için çok fazla çaba sarf ettiğimden tüm enerjim değişim istemeye gidiyordu, değiştirmeye mecalim olmuyordu. Bu sebepten sık sık kendimi bir şeyleri başarmış, değiştirmiş, düzene sokmuş insanlarla kıyaslarken buluyor ve zaten yaşamaya yetecek kadar kalmış enerjimi de kendimden nefret etmeye harcıyordum. Uzun zaman ne kadar şanslı olduğumu ve bu şansın içinde ne kadar şanssız olduğumu düşünerek vakit geçirdim. Derdim ömrümü hızlı tüketip bu dünyadan defolup gitmekti, geriye bir şeyler bırakma isteğim vardı ama ne elimden bir şey geliyordu ne de elimden gelen şeylerin değerli olabileceğine dair bir inancım vardı. O zamana kadar yazdığım her şeyin bir çöplük, bir israftan ötesi olabileceğine inansam bile onları birilerine okutabilecek cesaretim yoktu çünkü ben kimdim ki şiir...

Tarihimizin Yıldızları Bir Arada! (Etimesgut Türk Tarih Müzesi ve Parkı)

Attığımız adımların çoğunlukla AVM’ye çıktığı, taşı toprağı altın Ankara’mızda devasa bir alana (60000 m 2 ), inanmazsınız ama, tarihi bir park ve müze yapılmış. Hem de yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük sanat müzesiymiş. Duyduklarımıza değil, gördüklerimize inanmak için mekânı ziyarette bulunduk. Etimesgut Bağlıca’da kocaman alana tarihimizin önemli isimlerinin heykellerinden bir park oluşturulmuş. Tamamen belediye tarafından ve ücretsiz giriş yapılabilen alan, ta girişinden bile heybetiyle dikkat çekiyor.    Girişteki güvenlikten açık alanda başımıza güneş geçmesin diye şapkamızı ve parkın haritasını içeren kitapçığımızı alıyoruz ve Alp Er Tunga’yı selamlayarak başlıyoruz. Tomris Hatun’u da selamlayıp ilerdeki heykel ve yazıtların replikalarını inceliyoruz. Osmanlı Padişahlarını görüyoruz, İstanbul'un Fethi ve Kurtuluş Savaşı kompozisyonlarından Cumhuriyetimize uzanıyoruz. Ayrıca Mevlana, Piri Reis, Ali Kuşçu’yu da görüp ne kadar harika insanlara ev sahipliği yapmış b...

Anne ben yogi olcam ! (Bir Çetin Çetintaş öğrencisinin anıları.)

Can sıkıntısıyla bilgisayarın başına oturup ne yazsam diye düşünürken arkadaki “Hari Om Tat Sat.” eşliğinde uzun zamandır en çok maruz kaldığım insanı yazmaya karar verdim. Çetin Çetintaş. Şahsi deneyimlerimden ve bolca canım hocamdan bahsedeceğim bir yazıdan daha ötesi olmayacak, yazdıklarımı abartı bulabilirsiniz ama her şey gerçek, ancak bir gün deneyimlerseniz anlarsınız çünkü Çetin hoca abartıldığı kadar harika biri değil, bundan çok daha harika biri. Sizi de kendi yolunuzu bulmaya çalışırken kendisinden destek almaya davet etmekte bir sakınca görmüyorum, çünkü biliyorum ki kalbinde hepimize yer var. Benim onun yoga videosuyla tanışmam bundan çok uzun zaman önce oldu. Yani 2-3 sene önce, hayat gayet normalken, yoganın sadece havalı duruşlardan ibaret olduğunu sandığım zamanlardan birinde. Yarım saatten uzun olan bir videosuydu ve 10 dakika geçmemişti ki “üff, bu neymiş ya hiç sevmedim.” diyip kapatmıştım. Covid-19 kadar hobi patlamasına da sebep olan 2020 senesi herkesin h...