Ana içeriğe atla

YARATICI YAZARLIK DEFTERİM-2

 

YY-2: Yıllar sonra öğreniyorsunuz ki aslında üçüzmüşsünüz. Diğer iki kardeşinizle az sonra tanışacaksınız. Siz de…

İnanılmaz gerginim. Kızgınım, hatta şoktayım. Üçüzmüşüz. Ne demek bu ya? Yıllarca aslında benden 2 tane daha olduğunu bilmeden yaşamama nasıl ve neden izin verdiniz? Hem sadece ben mi dışlandım acaba? Acaba diğer ikisi birbirini biliyor hatta gerçek ikizler gibi birbirlerine bağlı mı yaşıyorlardı? Peki ben gelince eksik bir parçaları olduğunu kabul edip o yapbozun parçasını doldurmama izin verirler miydi? Kafamda binlerce soru, binlerce endişeli düşünce var. Maalesef ki bu yaşıma kadar benden gizlenmiş bu gerçekle yüzleşmek beni olgunlaşmış hissettirmiyor. Aksine çalınmış kardeşliğim beni daha da huysuz bir çocuğa çevirdi sanki. Yaşanılabilecek her şeye geç kalmıştım. Kafamda o kadar çok tilki dolaşıyordu ki bir yandan da “Ya onları hiç sevmezsem?” diye düşünmeden edemiyordum. Ama sonuçta biz üçüzdük yani birbirimizi hiç tanımasak da aşırı benzer genlerimiz vardı. Kesin bir yerde birbirimizi sevecek, kabullenecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz vardı. Kafamdaki düşünceleri susturmaya çalışıyordum çünkü bir yandan buluşacağımız mekâna doğru yola koyulmuştum. Telefondan mekânın yol tarifini açtım bir de arkaya sakin bir müzik. Ne olacaktı? Bunca yıldan sonra birbirimizin hayatına nasıl dahil olacaktık, belki evlenmiş çoluk çocuğa karışmışlardı, bir anda hayatlarına yabancılar dahil olacaktı öyle mi? Ah… Öyle kızgındım ki. Yine de yapacak bir şey yoktu, gidip tanışacaktım ve eğer sevmezsem uzaktan akrabalarımla tanışmışım gibi yapıp hayatıma devam edecektim. Planım belliydi. Öyle kaygılı bir haldeydim ki düşünmekten yolu kaybediyordum arada. Tam da o sırada telefonum çaldı. Aramayı yanıtladım.

“Yeliz?” telefondaki ses de en az benim kadar endişeli geliyordu.

“E-evet, benim. Siz kimsiniz?”

“Ben Olgun. Kardeşlerden biriyim.” Sesindeki gülümseme benim de içimi ısıtmıştı.

“Merhaba Olgun, seninle konuşamamıştık, Meryem ile konuştuk geçenlerde o da bana bugünkü buluşmayı haber verdi. Geliyorsun değil mi?” Ne diye açıklama yapıyordum elin kızına, o aradı bırak konuşsun.

“Yeliz, bir sorun var maalesef. Babam hastanedeymiş. Trafik kazası geçirmiş, ben de şimdi hastaneye gidiyorum, taksi bulabilirsem tabi çok- “

“Ne? Ne zaman? Sen neredesin ben yoldayım alayım seni.”

“Buluşacağımız pastanenin arka sokağındayım.”

“Tamam olduğun yerde dur çok yakındayım.”

“Bekliyorum Yeliz, teşekkür ederim.”

Demek böyle tanışacaktık. Ah aptal kafam, kardeş aşkıyla babamın nasıl olduğunu sormayı bile unutmuştum. Elimin alnıma üçüncü kez vuruşunun ardından kendimi rahatlatmak yerine kendime daha da zarar verdiğim bugünü stres seviyemin tavan yaptığı gün olarak anacaktım. Biraz daha endişelerimle yolculuk yaptıktan sonra navigasyondan diğer sokağı bulup dar sokağa giriş yaptım. Sanırım oydu. Kısacık saçlı ama en az benim kadar havalı ve güzel bir kız. Gülümsedim.

“Olgun?” O da gülümseyerek arabaya yöneldi.

“Merhaba Yeliz, keşke normal bir şekilde tanışsaydık fakat kader bize bunu reva gördü sanırım.” Kader mi hayır babam yüzünden. 

“Babamın durumu hakkında bilgin var mı?”

“Arabayla takla atmış, iyiyim dedi yoğun bakımlık bir durum yok MR çekecekler gibi bir şeyler söyledi telefonda, bilmiyorum çok korktuğumdan belki de aklımda bile kalmadı. Ben sana hastaneyi tarif edeceğim ana yola bir çıkalım. Meryem’i aradım senle buluşmadan, o da metrobüste, hastaneye yakın bi durakta inecek, onu da yoldan alırız.”

Kafamı salladım. Bir süre sessiz kaldık. Ama kafamdaki yoğunluk yalnız halimden daha kötü değildi. Aksine zihnimin bir kısmı en az kafam kadar çok konuşan yan koltuktaki yabancı tarafından doldurulmuştu. Şimdi hem yıllardır görmemek için çabaladığım babamı hem de zorunlu olarak görmediğim ama kardeş olduğum diğer yabancıyı düşünüyordum. Saçma sapan bir telefon melodisiyle kendime geldim. Bekletmeden açtı.

“Meryem, indin mi? Geliyoruz.”

“NE?”

Ani bir fren yaptım. Yüzündeki kan bir anda çekilmiş gibiydi. Kolunu sertçe tuttum. 

“NOLMUŞ?”

Başını iki yana salladı. Kolunu daha fazla sıktığımı fark edip bıraktım. Dolu dolu gözleriyle bana baktı bir an. 

“Babam. Ölmüş.”

Bir an içimde büyük bir karadelik oluşmuştu sanki. Olguna baktığımda ikimizin aynı esnada yaşadığı şok eden acı duygusu birbirinin aynısıydı, bunu ilk kez bir yabancının hissinde hissetmiştim. Elinden telefonu aldım.

“Ben duraktayım, beni alın, hemen hastaneye gidelim.”

Sesi sanki sakinleştirici etkisindeki bir insanın rahatlığındaydı. Olgunsa ağlamaya başlamıştı.

“Geliyoruz 2 dakikaya.”  Kapatıp çantasına koydum. Hıçkırmaya başlamıştı. Aynı histe olduğumuzu düşünmekle büyük yanılmıştım. Şimdiden kardeş mevzusu zaafım mı olmuştu ne?

“Sağa çekip seni sakinleştirmek isterdim ama bir kardeşimiz daha var, malum üçüzüz. Hep birlikte ilk kez babamızla görüşürüz sanıyordum, adam üçümüzün bir arada olmasına o kadar katlanamıyormuş ki yıllar sonra buluşacağımız gün ölmeyi tercih etmiş. Zaten- “

“Babam öldü. Yeliz. Sus.” 

Evet bu kızı gram sevmediğime tam o anda karar vermiştim. Benim genetiğimi çok ezik bir hale dönüştürmüştü. Babacı aptal. Ne yaptı sana da bu kadar sevdin merak ettim doğrusu, benden esirgenen sevgi bu kıza gitmişti belli ki, halbuki birbirimizin aynısıydık, saçımı kestirmem yeterdi. Metrobüs durağındaki kıvırcık sarı saçlı bohem tipli bana benzeyen kızı görünce kornaya basıp el salladım. Gelip beni bu geri zekâlı ağlaktan kurtarabilecek tek kişiydi. Arka kapı açıldı ve içeriye yoğun bir yasemin kokusu doldu.

“Selam.”

Arkaya döndüm, havalı beni inceledim.

“Selam Meryem, başımız sağ olsun.”

Elini Olgunun omzuna koydu. Tabi ya, ben yıllardır dışlanan tek kardeştim. Ben dışında herkes babasını çok seviyordu, hatta bunlar kesin ikiz büyümüşlerdi.

“Yeliz, gidelim mi artık?”

Kendimi biraz olsun rahatlatmak için omuzlarımı ve boynumu hareket ettirdim, şimdi de gergin olduğum daha da belli olmuştu. Arabayı hastaneye doğru sürmeye başladım.

Hiç kimse konuşmadı. Çünkü ben hariç herkes nasıl davranması gerektiğini biliyordu. Aileler böyledir, dışardan dahil olduğunuzda ne yapacağınızı bilemezsiniz işte.

Ben acilin önünde inmeleri için durdum. Ki öyle de yaptılar. Arabaya bir park yeri bulup olabildiğim en mıymıntı halimle acilden giriş yaptım. Telefonum çaldı.

“Evet Meryem geldim.”

“Morga gel.”

Bulduğum ilk görevliye morgun yerini sordum. Aşağı kata indim. İki kadın ağlıyordu. Neyse ki bizimkiler henüz bu kadar yaşlı değillerdi. İçeri girdim bir görevliye babamın adını verecekken Meryem beni kolumdan tutup buz gibi bir mezarlığa soktu. Olgun açık çekmecenin önünde ağlamaya devam ediyordu.

“Senin annenin haberi var mı Yeliz?”

“Dışardakiler sizin anneler miydi?” kahkaha atmak üzereydim.

“Hayır, ama geliyorlar. Sen de ara istersen.”

Babamın ölü versiyonuyla nihayet buluşmuştuk. Biraz fazla sarıydı sanki ya da ışıktan öyle gelmişti anlayacak halde değildim.

“Ben annemi 3 sene önce kaybettim. Yani bu benim takriben üçüncü ebeveyn ölümüm. Ama sizinle paylaştığım 2.” Gülmeme gıcık olduklarını anlayabiliyordum ama babamla konuşacak bir şeyim yoktu, onlardan uzaklaşıp dışarı çıktım, bir sigara yaktım. Arkamdan Meryem gelir diye bekliyordum fakat Olgun gelmişti.

“Neden bu kadar aptal bi tavrın var? Biraz olsun saygı duyamaz mısın ölüme, acıya, aileye?”

“Hangi aile? Siz ve babanız mı? Ne o adam benim ailem oldu ne de siz olacaksınız. Şimdi bak ben uzaktayım, ölüme ve acıya saygı duyacak mesafedeyim, git babanla vedalaş. Ben onunla senden çok daha küçük ve olgunken vedalaşmıştım.”

“Bu mu senin olgunluğun? Bebek gibisin. Kaç git nereye kaçacaksan sanki-“

Aralarda hıçkırıkları sesini kesiyordu ve ben daha da uyuz oluyordum. Meryem, Olgun’u sürükleyerek içeri soktu. Sigaramdan arka arkaya nefesler çektim. Ardından amcamın bana doğru geldiğini gördüm. Sarıldık.

“Başın sağ olsun güzel kızım.” İşte şimdi ağlayacaktım. Hemen kendimi toparladım.

“Sağ ol amca, diğer kızları içerideler.” İçeriye yöneldi. Meryem de dışarı çıkmıştı, şimdi bir de onunla tartışamayacağımdan ilerideki çardağa doğru yürüdüm. Peşimden gelip karşımda oturdu. Elimdeki sigarayı aldı.

“İstesen verirdim.”

“Burada acımızı ve sigaramızı paylaşmamız daha iyi gelir bence.”

“Ne acıymış arkadaş. Allah bilir iyi de bilirdiniz babanızı.”

Yüzüme çok dikkatli bakışları beni rahatsız etmişti, istemsizce kafamı başka yöne çevirdim.

“Annemizi tanımıyoruz hiçbirimiz. Ama babamız bizi birbirimize bağlayan şeydi bence.”

Bu kızlar çok komiklerdi. Ama aptallardı da. Mizah dolu bi komiklikleri olsa peşlerini bırakmazdım ama maalesef kaderin bana ilk gülmeyişi değildi.  Elimle morgun girişini gösterdim.

“Bak bağımız koptu.”

“Aksine, bizi bir morgda buluşturdu. Bizim ölümle ilk tanıştığımız yer doğduğumuz yerdi Yeliz. Biz üç bebek, bizi doğuran kadını aynı gün, aynı saat, aynı dakika kaybettik. Ve o gün birbirimizden ayrıldık. Şimdi birbirimizi tekrar bulduğumuz yer, işte babamın ölü bedenin olduğu yer.”

Bir sigara daha yaktım, derin bir nefes üfledim. Kafa açıyordu bu kız, Olgun kadar salak olmayabilirdi.

“Sen hepimizden daha çok korkuyorsun kaybetmeye, o yüzden hiç yanaşmıyorsun kucaklaşmaya. Çünkü ben ya da Olgun öldüğünde birkaç ebeveyn daha kaybetmiş olacaksın Yeliz, hep terk edildin zaten. Hiç tahammülün yok acı çekmeye çünkü bir tek sen yaşadın sanıyorsun bunları.”

Olgunun geldiğini görünce sustu.

“Ne yapacağız şimdi?” onu aşağılamadan durmak için ekstra çaba sarf etmem gerekliydi ama kendimi bu seferlik susturdum.

“Amcam cenaze işlemlerini halledecek, biz de babamın evine geçelim.” Meryem aramızda aklı ve mantığı olan tek kişiymiş havasında takılıyordu ama yakında bu havasını da söndürecektim. Ya da ben bunlara hiç bulaşmayacaktım.

“Ben gelemeyeceğim maalesef. İşlerim var. Tekrardan başınız sağ olsun.”  Ayaklandım.

İkisi de dünya düzdür demişim gibi suratıma bakıyorlardı. Daha fazla uzamasına izin vermeyecek kadar sıkılmıştım, hatta çığlık atacaktım biraz daha dursaydım. Çantamı koluma taktım. Vedalaşmak için sarılmalı mıydım diye düşünüyordum.

“İyi olur.” dedi Olgun. Güldüm. Sarılmaya gerek yoktu.

“Başınız sağ olsun ikizler. Sizlerle geçirdiğim bu 1 saat bana çok şey kattı. Kendinize çok iyi bakın.”

Cevap vermelerine fırsat tanımadan kendimi otoparka attım. Arabamı buldum ve hızlıca o hastaneden uzaklaştım. Nereye gittiğimi bilmesem de istemsizce bütün duygularım gözlerimden akıyordu, öfkem, acım, hüsranım, hayal kırıklıklarım, nefretim, merakım…

Ve aslında nereye gittiğimi bilmesem de nereye sürdüğüm belliydi. Babasından kaçan kız hep annesine sığınırdı.

 

 Nur Sena Akdeniz 

06.05.2023 Ankara



 

 

 

 

Yorumlar

THAT'S HOT 🔥

Kafayı Kumdan Çıkarmak. (Günebakan Dergisi İlk Şafak- İLK YAYINLANMIŞ ŞİİRİM ❤)

O zamanlar hayatın sıradanlığına o kadar kapılmıştım ki artık hayatta hiçbir şeyin beni şaşırtmayacağı düzeyde aynı günlerden oluşan haftalar, aylar zincirinde nefes alıp vermeyi sürdürüyordum. Bir şeylerin değişmesi için çok fazla çaba sarf ettiğimden tüm enerjim değişim istemeye gidiyordu, değiştirmeye mecalim olmuyordu. Bu sebepten sık sık kendimi bir şeyleri başarmış, değiştirmiş, düzene sokmuş insanlarla kıyaslarken buluyor ve zaten yaşamaya yetecek kadar kalmış enerjimi de kendimden nefret etmeye harcıyordum. Uzun zaman ne kadar şanslı olduğumu ve bu şansın içinde ne kadar şanssız olduğumu düşünerek vakit geçirdim. Derdim ömrümü hızlı tüketip bu dünyadan defolup gitmekti, geriye bir şeyler bırakma isteğim vardı ama ne elimden bir şey geliyordu ne de elimden gelen şeylerin değerli olabileceğine dair bir inancım vardı. O zamana kadar yazdığım her şeyin bir çöplük, bir israftan ötesi olabileceğine inansam bile onları birilerine okutabilecek cesaretim yoktu çünkü ben kimdim ki şiir...

Tarihimizin Yıldızları Bir Arada! (Etimesgut Türk Tarih Müzesi ve Parkı)

Attığımız adımların çoğunlukla AVM’ye çıktığı, taşı toprağı altın Ankara’mızda devasa bir alana (60000 m 2 ), inanmazsınız ama, tarihi bir park ve müze yapılmış. Hem de yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük sanat müzesiymiş. Duyduklarımıza değil, gördüklerimize inanmak için mekânı ziyarette bulunduk. Etimesgut Bağlıca’da kocaman alana tarihimizin önemli isimlerinin heykellerinden bir park oluşturulmuş. Tamamen belediye tarafından ve ücretsiz giriş yapılabilen alan, ta girişinden bile heybetiyle dikkat çekiyor.    Girişteki güvenlikten açık alanda başımıza güneş geçmesin diye şapkamızı ve parkın haritasını içeren kitapçığımızı alıyoruz ve Alp Er Tunga’yı selamlayarak başlıyoruz. Tomris Hatun’u da selamlayıp ilerdeki heykel ve yazıtların replikalarını inceliyoruz. Osmanlı Padişahlarını görüyoruz, İstanbul'un Fethi ve Kurtuluş Savaşı kompozisyonlarından Cumhuriyetimize uzanıyoruz. Ayrıca Mevlana, Piri Reis, Ali Kuşçu’yu da görüp ne kadar harika insanlara ev sahipliği yapmış b...

Anne ben yogi olcam ! (Bir Çetin Çetintaş öğrencisinin anıları.)

Can sıkıntısıyla bilgisayarın başına oturup ne yazsam diye düşünürken arkadaki “Hari Om Tat Sat.” eşliğinde uzun zamandır en çok maruz kaldığım insanı yazmaya karar verdim. Çetin Çetintaş. Şahsi deneyimlerimden ve bolca canım hocamdan bahsedeceğim bir yazıdan daha ötesi olmayacak, yazdıklarımı abartı bulabilirsiniz ama her şey gerçek, ancak bir gün deneyimlerseniz anlarsınız çünkü Çetin hoca abartıldığı kadar harika biri değil, bundan çok daha harika biri. Sizi de kendi yolunuzu bulmaya çalışırken kendisinden destek almaya davet etmekte bir sakınca görmüyorum, çünkü biliyorum ki kalbinde hepimize yer var. Benim onun yoga videosuyla tanışmam bundan çok uzun zaman önce oldu. Yani 2-3 sene önce, hayat gayet normalken, yoganın sadece havalı duruşlardan ibaret olduğunu sandığım zamanlardan birinde. Yarım saatten uzun olan bir videosuydu ve 10 dakika geçmemişti ki “üff, bu neymiş ya hiç sevmedim.” diyip kapatmıştım. Covid-19 kadar hobi patlamasına da sebep olan 2020 senesi herkesin h...