Hayal edebileceğiniz en karanlık senaryoyu düşünün. Şimdi o senaryoyu biraz biraz renklendirin. Yani bir anda apaydınlık olmasın tabi ortalık ama yine de siyah yerine belki lacivert belki mor kullanın, renkler değişsin. Ortalık biraz birbirinden ayrılabilir karanlıklarla aydınlansın. Eminim hepinizin en karanlık senaryosu birbirinden farklı olsa bile aslında çoğu ortak korkuların birleşmesiyle çok da otantik olmayan distopyalarınız vardır. Nihayetinde tüm korkular ölüm korkusudur ya, ondan öyle dedim, yoksa eminim hepimiz biricik özel harika canlılarızdır.
Her neyse burada sıkıntıları ben betimlemek istemedim o yüzden sizin korkularınızdan ilham almış oldum, bir nevi kopya çektim ya da çamura yattım gibi bu deyim işinde de yokum. Şimdi o karanlığınız her neyse ona iyice bakmamız gerekecek.
Hikâye burada başlıyor, korkuları bir bir aydınlığa çıkartacağız yani sonuçta varacağımız şeyi en başta söylemiş olmak gibi olmasın ama hiç ölmeyecek olsak en temel korkumuz ne olurdu? Sahiden, siz, sevdikleriniz hiç kimse ölmüyor, ama dünya aynı dünya, sınırlı kaynaklar, sınırlı su, sınırlı ekmek fakat sorun şu ki kimse ölmüyor, savaşmanın da hiçbir anlamı olmadığını bilmemiz gerekir maksimum yara alırsınız veya esir düşersiniz fakat ölmezseniz kime ne faydanız olur ? insanlar hiç ölmeyecek olsalardı dünya bu kadar uzun süre yaşamazdı zaten. Değişik bir fikrin içine kendimi de soktuğum için buradan kendim de çıkamayacağım gibi duruyor. O yüzden ölüm konusundan ilerleyemeyeceğimizi anlamışızdır. İyi ki ölüyoruz yani.
Peki başka ne olabilir? Bir bebek doğduğunda sevgi görmezse öleceğini düşünürmüş, yani ölümü es geçtiğimize göre ikinci korkumuz sevilmemek mi? Of çok enteresan. Yani ölmekten korkuyorum ama ölmek için de sevilmemem gerek? Yani çöp kutusuna atılmış bir bebekmişiz o zaman en kötü senaryoda. Bunu da çok deşemeyiz çünkü bebek halimizle bunları nasıl akıl ediyoruz ya da içgüdüsel olarak sevilmediğimizde ölüm yolumuz ne kadar acılı bilemiyoruz. Tercihim biraz daha yetişkin zihnine ulaşmak. Fakat şimdiden elimizde iki şey var; ölmek ve sevilmemek. Aslında bu iki temel korkunun simsiyahlattığı o zihni biraz renklendirmek istememin sebebi hepimizin doğar doğmaz çöp kutusuna atılmadığımız varsayımıdır. Bugüne kadar gelip okumayı öğrendiyseniz bir şekilde kendinizi sevdirmiş ve ölmemeyi başarmışsınızdır.
O zaman en karanlık senaryo deyince nelerden bahsetmiş olabilirim ki bu kadar karanlık deyince? Hapishane. Zihnimin içindeki hapishaneden bahsettim ben. Sizi bilmiyorum çünkü hapishanemin dışını hiç bilmiyorum sadece bir tek şeyden eminim birçoğunuzun hapishanesini daha konforlu buluyorum çünkü beynin aptalca çıkarımlarından birisi de bu karşılaştırma işi. Yani aslında her biriyle kendimi kıyasladığımda zihnimin içindeki renklerden birkaçının üzeri siyah boyalarla kapanıyor ve daha da kararıyor içim. Peki neden birilerinin benden herhangi bir konuda iyi olması beni bu kadar üzer? Çünkü ben adapte olamazsam da öleceğimi bilirim, yani atalarım bugüne kadar daha iyi uyum sağladıkları için hayatta kalmışlar sonuçta, basit evrim, selam Darwin.
Onun dışındaki bir diğer korkum hayallerimi gerçekleştirememek, ya da beklentilerime uygun olmayan bir hayat sürmek. Bu konuda ne kadar kadercisiniz bilmiyorum ama insan yaşayıp hayatı bizzat deneyimledikten sonra istersen yaparsın saçmalığının büyüklüğünü fark ediyor. Çünkü bazen olmaz, bazı şeyler bizim için değildir ve aslında bunu kabullenmek hayatla bir barış anlaşması imzalamak gibidir, gerçi hayat saldırmaya devam etse bile siz bir şekilde size de birkaç kıyağı olacağını umarak ölene kadar yaşarsınız. Ama hayal kurmak ya da hedef belirlemek ya da beklenti içinde olmak neden yanlıştır çünkü yine vahşi doğada atalarımız bugün hayatta kalma olasılıklarını kaç hesapladıysa bizim de ondan farklı değil ve aslında hayatı kontrol edemediğimizden de bazı şeyler olmasının ya da olmamasının verdiği acizlikten de zihnimizi karamsarlıklar basıp anksiyete bebeklerin doğumu gece geç vakitlerde gerçekleşebiliyor. Salmayı öğrendim sandığım her seferinde aslında beklentilerimi ötelediğimi fark ettim doğrusu yani bugün olmadı ama belki yarın olur, hmm sanırım bu o karanlığı daha açık renge boyamak gibi bir düşünce ama yine de hayata çok güvenmeyin derim, gün ölmeden neler ölür.
Başkaaaaa, düşünüyorum, yani aç kalmak, sokakta kalmak, beş parasız olmak gibi şeylerden artık bu seviyeden bahsetmek istemem çünkü eğer en minimalinden bile böyle bi deneyiminiz olduysa hayatı ne kadar sevdiğinizi görmüşsünüzdür. Hayatta kalma güdümüz enfes bir şey. Bunların dışında temel bir korku gelmedi aklıma açıkçası, diğer her şey birbirinden türemiş zaten. Baktığımda bir yere ait olamama korkumun aslında terk edilme korkumun ayna görüntüsü olduğunu görebilirim. Bazen olmaz yazdığımda da aslında şu anda hayatımda zorladığım halde olmayan ve beni derinden üzen şeyleri paylaşacağımı düşünmüştüm. Yine olmadı. Ben yazmaya başladığımda çoğunlukla saçma sapan şeyler bile olsa cümleler kendiliğinden akıp gidiyor işte. Lanet midir şans mıdır bilmiyorum. Ya da beynim boşaltım yapıyordur.
Neyse dostlar eğer duymaya ihtiyacınız varsa söyleyeyim; bazen olmaz ama güzel yanı şudur ki bazen de olur.
Yorumlar
Yorum Gönder