Ana içeriğe atla

Kayıtlar

MARTIN EDEN İNSAN MIDIR ?

Martin Eden’i tanıyanlardan birisi olsaydım muhtemelen onun başarısız olmasını isterdim. Gerçekten. Yani baş kahraman kötü biri değilken ve bu kadar da çabalayan birisiyken, onunla aslında negatif bir yerden bağ kurmam tamamen benim kıskançlığım; yoksa o inanılmaz çaba gösteren, inançlı, güçlü birisi ama kendimde olmayan her şeye sahip olduğunu düşündüğüm ve asla onun kadar cesur biri olamayacağım için onun da başarılı olmamasını isterdim, yalan yok. Onun bunca zor zaman yaşarken bir yandan da kendisini geliştirme çabası, aşkına ve bilme tutkusuna olan sadakati ile harika birisi olması hem çok doğal hem de inanılmaz geldi bana. Okuduğum en etkileyici kitaplardan birisiydi çünkü hayatımın nereye gittiğinden, ne olacağımdan, tutkumun ne olduğundan bu kadar emin değilken, nispeten şanssız birinin kendini o çukurdan çıkarışının ne kadar zor ve değiştirici bir deneyim olduğunu bizzat yaşamadan gözlemleme şansım oldu. Evet, insanın bir tutkusunun, bir aşkının uğruna neler yapabileceğin...

'Yüce Honos' sendromu. (#herkesbirazşeydir)

"Beynimiz insanları etiketlemekten çok hoşlanır çünkü böyle yaparak o insandan gelebilecek tehlikeleri sınıflandırır ve oluşabilecek zararları optimize etmiş olur…” gibi bilgiler var kafamda. Tam kaynak veremeyeceğim ama insanları biraz tanıdıktan ve hatırı sayılır bir süredir de insan olduktan sonra, ‘Ocu, bucu, şucu…’ şeklinde sınıflandırmalardan uzak yaşayamadığımızı öğrendiğimden bu bilgiyi doğru kabul ediyorum şimdilik. Gerçekten bizim kültürümüzde mi daha çok yoksa bir şekilde insanların hepsine yüklenmiş bir kod mu bilmiyorum. Birisinin bizden daha salak olduğunu bir şekilde kendimize inandırdığımızda ‘Yüce Honos’ oluyoruz. Örneğin, Okan Bayülgen’in her fırsatta Z kuşağının ne kadar aptal olduğunu düşündüğünü dillendirmesi böyle bir ayrımcılığın en net örneklerinden birisi. Beyefendi kendini genç nesli kötüleyerek iyi hissetmek istiyor çünkü; 1) Kendisi eski nesil, 2) Yeni nesil ondan iyi olursa aşağılanacak kişi kendisi olur ve 3) Birine bok atarak kendisini gündem...

Sene Sonu Gösterisi (2021 Edition)

Her senenin sonunda durum değerlendirmesi yapmadan önce durup “Aa bu sene de ölmedim ?!” diyip bir süre şaşırırım. Yine öyle birkaç dakika geçirdim. Her seneden ilk beklentim buymuş gibi sene sonunda ilk düşündüğüm şeyin bu olmasını düşündüm bu yıl. Bu yıl belki temelli dönüşmedim hatta %1’ bile dolmadı yolculuğumun gerçek benle geçen süresi ama bu yılın özeti benim için denedim olurdu. “Denedim ve başaramadım.” Önceden her şeyi başaracağıma dair bir inancım vardı ama hiçbir şey için asla çok fazla uğraşmazdım. Bu sene çok fazla şey için uğraştım ve hiçbir şey olmadı. Evet, bu sene hiçbir şey olmadı. Tabi ki çok şey oldu ama planladığım, hayal ettiğim hiçbir şeyi başaramadım. Aksine çok yalnız hissettim, yanlış yolda hissettim, geç kalmış hissettim. Kendimi kaybettim, o kadar çok ağladım ki. Bazen sadece olmuyor diye, bazen sadece var olduğum için ağladım. Çok şanssız hissettim, iğrenç hissettim. Sonra kalktım, kendime baktım. Kendimi kabullenmekten başka çaremin olmadığını...

Kötü Kadın Müzeyyen

Yaşadığım bazı şeylere dışardan bakabilme yeteneği kazandım. Nasıl yaptım derseniz, kendimi parçalara bölüp bir parçamı diğerini izlemesi için görevlendirdim. Çok komik bir ilkokul sınıfı gibi oldu. Bazen de bir hapishane koğuşu. Yaşanan bir olayın geçmiştekinin yeniden çekimi gibi hissettirdiği bir an, durup düşündüm. Oyuncular farklıydı, mekân farklıydı ama bu yaşanan ve ben farklı değildim. Aynı hisler, aynı düşüncelerle birtakım kararlar alıyordum, inanamazsınız aynı kararları alıyordum. Hepimizin belli döngülerde yaşaması aslında nerede sınıfta kaldığımızla alakalı ya da yargılanma sebebimizle. Ama benim sınıfta kaldığım yer hiç ummadığım bir şeydi, yani iyi veya kötü olmadığım, başkasına zerre zararımın olmadığını sandığım bir konuda. Burada konunun derinine inmekten çok kendi tavrımdan bahsetmek isterim. Birisi size zorla ayna tuttuğunda kendinizle yüzleşmekten kaçmak için başınızı bir o yana bir bu yana çevirip durursunuz. Başkasının tuttuğu aynadan kendimizi görmek kendi...

"Soygun severler, soygunsuz yaşayamayanlar ve genel olarak meraklı zihinler..." (LCDP inceleme)

“Soygun severler, soygunsuz yaşayamayanlar ve genel olarak meraklı zihinler”; bir efsanenin sonuna geldik.  Hem de az buz bir şey değil…Çok uzun sürdü. Yeri geldi “Ya uzatmayın tadı kaçmasın.” dedik, yeri geldi çıktığı gün izledik ama değdi. Her şey son 5 bölümün verdiği o harika hazla bütünleşmeyi hak etti. Yapılan onca plan, sıkılan onca kurşun, onca kavga ve onca dans hiçbiri boşa değildi. En sonunda güvenin ve inancın neler yapabileceğini bize göstermek için hatalarla dolu bile olsa (Murat Soner yine bulur bir şeyler ondan hatasız falan diyemiyorum.) öyle güzeldi ki. Diziyi izlerken içimdeki o iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandırmak isteyen küçük kız asla çeteyi tutmadı. Başları belaya girdiğinde sevindi bile. Ama gördü ki, hiç kimse tam olarak haklı ya da iyi değildir. Doğru konumda olması onun doğruları yaptığı anlamına gelmez, hırsız olması onun bu yönünü küçümsememizi gerektirmediği gibi. Herkes başka şartlarda başka hayatlara doğduğundan ellerindeki imkânı kullan...

Kafes.

Bazen çabalamak boşa enerji harcamaktan başka bir şey değildir. Bir bataklıktan çıkmaya çalıştıkça batmak gibi hem battığınızla hem çabanızın sizi bir yere götürmemesiyle kalmayıp umudunuzu da kaybetmenize sebep olmasıyla sonuçlanabilir. Ben her ne kadar kendimi hiç çabalamamış, denememiş gibi hissetsem de çok fazla denediğimi fark ettim. Hiç denememiş gibi hissetmememin sebebiyse hiç kazanmamış olmamdı. Her kaybettiğimde başka bir şekilde yeniden denediğimi değil, aksine hayata yeniden başladığımı, ilk defa denediğimi sanmışım. Halbuki öyle değilmiş. Ne kadar güçlüymüşüm ben bile inanamadım. 10 kere düşüp 11 kere kalkmışım. Durup kendini yargılamadan dinlemek bu yüzden çok değerli. Harcadığın enerjinin nereye gittiğini bilmediğinden o enerjiyi hiç harcamadığını sanmak büyük bir zaman kaybı çünkü sen yok saydıkça hayat “O zaman bir daha dene ve bu sefer kendini gör.” diyor resmen. Evet bu sefer de olmadı. Birçok sefer olmadığı gibi. Ama denedin. Umut ettin, çabaladın, uykusuz kaldın....

24 saat sandığınız kadar kısa ya da uzun değildir.

Telefonumun sesli notlar kısmına kaydettiklerimi dinlerken aşağıdaki metni kendi sesimden dinledim. Ardından, "Bunu nerden okumuşum acaba?" diye metnin içinden bir iki cümleyi Google'da aradım ama bulamadım. Aklıma gelmedi bunları kendimin yazmış olabileceği. Bir kez daha aradım hatta ama yok. Sonra, notlar kısmına girip 27 Haziranda böyle bir not yazmış mıyım diye baktım ve evet işte orda. Bir an kendimle gurur duydum. Kendimden böyle bir şeyi asla beklemiyor oluşumla dalga geçtim. Yine de "Vay be!" dedim. İşte şimdi onu buraya da ekleyeceğim, belki size hiçbir şey ifade etmez ama bir gün Google'da ararsam burada bulayım diye.  BİR AYNA 24 saat sandığınız kadar kısa ya da uzun değildir, 70 senelik ömür de öyle. Bir bebeğin büyümesi ne kadar zorsa, Yaşamak da en az onun kadar zor ve umut doludur. Her an nefret ederken daha çok sevmek, sevdiğini sandığında da soğumak mümkündür. En yakın dostunu görmek bile istemezken bazen düşmanınla oturur iki lafın belini k...